BÜYÜYÜNCE İLKYAR BAŞKANI OLACAĞIM

17- 19 Mart  İLKYAR Yalova- Yeni Yaşam/ Karamürsel-Yalakdere projesi uzun bir aradan sonra katıldığım,İstanbul’a yakın olduğu için de çok rahat geçeceğini umduğum bir projeydi.

Boğaziçi Üniversiteli 15 gençle pırıl pırıl, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır bir yolculuk sonrasında Yalova’da Ankara grubu ile buluştuk. Aydınlık yüzlü,enerji dolu ODTÜ ve Mersin grubu. Bir kez daha gençlerin bu enerjisinin nasıl cana can kattığını hissettim. Oh, bahar geldi, dedim.



Bahar yalnız İlkyar genç ekibi ile gelmedi.YeniYaşam PİO’da, ilk tanıştığım Menekşe’nin gözünden, dilinden, sesinden aktı yüreğime.Menekşe, üç kardeşli bir ailenin ortancası. Baba,öğretmenin deyimiyle, ”mecnun”. Annenin nerede olduğu uzun yıllardır bilinmiyor.Üç çocuk, üçü birbirinden zekiymiş. Öyle iyi bir öğretmen sahip çıkmış ki onlara, tatillerde kendi evini açmacasına. ”Şu çocukları bir kurtarsam, başka bir şey istemem”, diyor. Menekşe gitar dersi alıyor, Güzel Sanatlar Lisesine gitmek istiyor. Oracıkta akar su gibi berrak sesiyle bir şarkı söyledi kulağıma.

Yollarıma çıkma/Çıkarsan hiç acımam/Gözlerime bakma/Bakarsan dayanamam/
Bilirsin sen beni/Ne çok sevdim seni/Yar seni bekleyerek/Belki 14 bahar geçti.

Menekşe ertesi sabah Çanakkale gezisine gidecek grupta yer aldığı için erken yatıyor. Kulağımda bahar,gözümde menekşeler bırakarak...

18 Mart günü gün yel değil, kasırga hızı ile akıyor.7A, 3A, 6B, 7C, 8B, 2A, 4A. Oh, demeye dahi vakit yok.

6, 7 ve 8. sınıflarda “Takma Adı Gagalı” kitabıma dayanarak edebiyat etkinliği yapıyoruz. 7C ile yemek öncesi saatte beraberiz. Kitabımda   en merak ettiği hayvanın Ornitorenk (gagalı memeli) olduğunu söyleyen kız karakterime, sınıfın popüler kızları Gagalı lakabını takıyor.

Bu bölümü okuyorum. Buradan incitici lakapların sözel şiddet sayılıp sayılmayacağına geçip,   bu konuyu tartışıyoruz. Sözel şiddet olduğunda birleşiyoruz. 7C, kaz lakabı takılmış bir gencin durumunu analiz etmek istiyor. Lakap takan ile, lakap takılanın olduğu bir ortamda, sınıfın diğer üyelerinin seyirci durumunda olduğunu konuşuyoruz.



İncindiğini bildiğimiz bir arkadaşın, incinmesine seyirci olmanın dışında şiddete başvurmadan nasıl müdahale edebileceklerini konuşuyoruz. Adım, adım bu durumu düzeltmek için nasıl sorumluluk alabileceklerini fark ediyorlar.

Tartışmanın bu bölümü bitince, ikinci bölüme geçiyoruz. Bu bölümde kız ve erkeklerin öfkelerini gösterme şekillerinin nasıl farklı olduğunu konuşuyoruz. Kızlar, araştırmalara göre, doğrudan yüzleşme yerine, küsme ve dedikodu yoluyla öfke boşaltmayı seçiyorlar.

Bunları konuşurken hissediyorum, sınıfta bir dalgalanma oluyor.Gizlice bakışmalar, dürtüşmeler, kikirdemeler, aniden sıraya kapanmalar. Bir şey var. Bu sınıfta bir farklı durum var, ama ne? Konunun üstüne mi gitmeliyim, başka bir konuya mı atlamalıyım? Kestiremiyorum.

Küçük bir adım daha atmaya karar veriyorum. Bazen,diyorum, bu dedikodu öyle boyutlara varır ki, iş cepheleşmeye kadar gider. Başta yüzyüze konuşulsa, beş dakikada aşılabilecek bir sorun, dedikodu sonucu içinden çıkılamayacak bir durum alır. Sınıf, A’yı tutanlar ve B’yi tutanlar diye ikiye bile ayrılabilir. Sonra yumuşak sesimle sorumu soruyorum.

Hiç böyle bir duruma tanık oldunuz mu? Ve Tanrı bana yardım ediyor,hedefi 12’den vuruyorum. Resmen haykırıyorlar.”EVEEEEEEEET.”  En ön sıranın sağ başında oturan B.N ile L.’yi gösterip, ”dört aydır biz bunu yaşıyoruz öğretmenim “ ,diyorlar.
O zaman, diyorum, bugün buraya gelmemin bir nedeni varmış demek. Yine coşkuyla bağrışıyorlar. ”Eveeeet,eveeeeet”.



Usulca bu sorunun büyümesinde nasıl katkıları olduğunu konuşuyoruz.Tavşan gibi sessiz ve çekingen adımlar atıyorum.Ya ürkütür, ya yanlış bir şey yapar, içlerine kapanmalarına neden olursam diye çok korkuyorum.

Kızgın tarafları yüz yüze konuşmaya yüreklendirmemekle sorunun büyümesine neden olduklarını kabul ediyorlar.Sınıfa huzur gelmesi için, B.N. ile L.’nın barışması gerek; ikisini de sınıfın önüne çağırıyorum. Vücut dilleri,  barışmak , kavuşmak istediklerini haykırıyor. Sarılıp,öpüşüyorlar. B.N. ile L.’yi deli gibi alkışlıyoruz.

Tüm sınıf karar veriyor, bir daha asla dedikoduya çanak tutmayacaklar. Sorunu olana, bize anlatma, git sorunun olduğu kişi ile yüz yüze konuş diyecekler.

Zil çalıyor. Benim için mutlu son. Uçuyorum, coşuyorum, edebiyatın gücüne şaşıyorum.

Akşam eğlencesinde, türküleri dinlerken bir kız geliyor yanıma. ”Siz yazar mısınız?”, diyor. Evet,diyorum.
“İyi, gelir misiniz benle sessiz bir köşeye? Size bir şey göstereceğim.”

Melek,14 yaşında,üç kardeşi var. İzmir’den gelmiş Yalova’ya,yatılı okuyor. Bakkal borçları biterse belki eve dönebilecekmiş, öyle diyor. İki haftada yedi kitap bitirdiği için sınıfının okuma kraliçesi seçilmiş. Annesini çok özlüyor, ancak yaz tatilinde eve gidebilecekmiş. Annesine bir şiir yazmış, güzel mi diye benim fikrimi almak istermiş meğer.

Anneciğim, güneş yurdu terk ediyor
Üzülme anneciğim
Sonbahardan sonra yine yaz geliyor.
Üşüdün mü anneciğim?
Yağmur yağıyor
Anneciğim ağlama
Yaprakların dökülüyor.

Melek’i sarılıp sarılıp öpüyorum. Menekşe’den kalan bahar bitti,kış geldi, içim üşüyor.



6 saat etkinlik yaptığım için çok yorulduğumu duyumsuyorum. Ertesi gün yeni bir okul beni bekliyor. Güçlü olmalıyım, genç değilim. Erken ayrılıyorum eğlenceden. Yatakhane binasına doğru gidiyorum. Girişteki masanın orada, tek başına bir çocuk karşılıyor beni, boş binada. Herkes eğlenirken,o tek başına, mahzun, sessiz orada oturuyor.

Adı, Mustafa Bitken. Mustafa, yaklaşık 1.5 saatir hepimiz şarkılar türküler keyif yaparken, orada öylece oturmuş, annesinden telefon bekliyor. Annesi, ararım demiş, bir türlü aramıyor.

Bin dereden su getirmeye başlıyorum. Fıkra, komik öykü, ne biliyorsam peşpeşe sıralıyorum. Tam o sırada telefon çalıyor.

Anne,anne...
Çok uzun sürdü araman anne.
İyiyim, anne. Ağabeyim de iyi, anne.
Ayşekadın fasulye ile pilav vardı, ben sırf pilav yedim, anne.
Peki, anne.
Yine arayacağın mı,anne?

Telefon kapanıyor. Kısa sürdü, diyorum.”Kontörü kalmamış”, diyor, ha ağladı, ha ağlayacak. İçinden ağlamak geliyorsa ağla, merak etme, ben sarılırım sana ,diyorum.
Sanki izin beklermiş gibi boşanıyor. Bir süre sarılıp, ağlaşıyoruz. Nihayet yatıştığında ne olmak istediğini soruyorum. Duraksamadan yanıtlıyor.

İLKYAR BAŞKANI OLACAĞIM.

Neden, İlkyar başkanı olmak istedin Mustafa,diyorum.

“Baksana”, diyor. ”İlkyar Başkanı ne güzel konuşuyor ve çocuklarla hep oyun oynuyor.
Ben de öyle olacağım.”

Başkanımızla sessizce gururlanıyorum.

19 Mart Pazar sabahı 6.15 te yola koyuluyoruz. Hedef, Karamürsel-Yalakdere Köyü İlköğretim Okulu.

Bu okulda daha önce hiç yapmadığım bir şey deniyorum. Dörtlerle kısa şiir çalışması yapıyoruz. İşte size üç örnek.

KUŞ
Bir kuş olsam
Gözlerim gök mavi olsa
Süzülsem yüreklere
Kimse beni tutamaz


BİLGİN KARINCA
Ben bir karınca olsam
Harfleri taşıyıp,okusam,yazsam
Büyüyüp,çalışıp,çabalasam
Bilgin karınca olsam

FİL
Bir fil olsam
Kucaklasam bir çocuğu hortumumla
Elma fırlatsam
Aşsa ağaçları
Bir fil olsam
Su içsem,püskürtsem maymuna
Şu ağacı devirsem
Altından geçsem
Cüce fil oluversem

Zaman yine kanatlanıyor. Gün geçip gidiveriyor. Yalakdere Köyü bizi unutulmaz bir sofra ile uğurluyor. Tümü ev yapımı, tümüne özen, ilgi, sevgi katılmış. Boşnak böreği, yaprak dolma, kekler, un kurabiyesi ve ah o baklava, hele o çıtır baklava. Anadolu misafirperverliği şerbet olmuş akıyor.

Dönüş yolu boyunca İLKYAR’ı, gönüllülerini düşünüyorum. Sevgi ekip, sevgi biçen o, herbiri birbirinden güzel insanları ve saf, güzel, som altın çocukları.
Yazıp, üretip, bu güzelliğin bir parçası olabildiğim için Tanrı’ya yine şükrediyorum.

Ayfer Gürdal Ünal
25.03.2006
www.ilkyar.org.tr  ilkyar@ilkyar.org.tr İLKYAR izlenim ve arşivindeki resimler izinsiz yayınlanamaz